ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

AHİRET İNANCI ve ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME

“Rabbimiz! Bize, dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi ce­hennem azabından koru!” (el-Bakara, 201)

***

Dünya-Ahiret Dengesi.../ Hayat ve Ölüm Sırrı

İslam; hem dünya, hem de ahiret dinidir. Daha doğrusu; in­sanı, fani/geçici dünya hayatında ebedi/sonsuz ahiret hayatına hazırlayan en mükemmel ve tek dindir. Peygam­ber Efendimiz; “ Dünya, ahiretin tarlasıdır ,” (Müslim, İman, İİ/ 322) buyurmuş­lardır.

Ahiretin ebedi güzelliklerini ancak bu dünyada kazana­bileceğimize göre; dünya hayatımızı en verimli, en faydalı bir şekilde planlamak ve yaşamak zorundayız. Sevgili Pey­gam­be­rimiz, bu meyanda; “ Sizin en hayırlınız; dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyen ve insanlara yük olmayandır ,” (Binbir Hadis, M. Arif, hds.: 431, 1325, s.177); “ Him­met yönüyle insanların en yücesi; hem dünya hem de ahiret işine himmet gösteren mümindir, ” (Enes b. Malik'ten) bu­yur­muş­tur.

Yine; “ Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın öle­cek­miş gibi ahiret için çalış ,” (Muhtâru'l-Ehadis, s.29) buyurmuş­lar­dır.

Dünya, ebedi kalmak için yaratılmış bir mekan değil; e­bedi alemi kazanmak için yaratılmış bir imtihan meyda­nı­dır. Nitekim Yüce Yaratıcı, bir ayette bu gerçeği şöyle beyan etmektedir:

“ O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı .” (el-Mülk, 2)

Ahiret Daha Hayırlı / Dünyaya Aldanmayın!

İslam, dünya hayatını asla ihmal etmememizi istemekle beraber ahirete daha çok meyilli olmamızı tavsiye etmektedir. Kur'an, dünyanın geçici nimetlerine aldanmamamızı; dünya imkanlarıyla ebedi olan ahirete yatırım yapmamızı is­temektedir:

“ Dünya hayatı, sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir­şey değildir. (Allah'ın azabından) korunanlar için elbette a­hi­ret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz ?” (el- En'âm, 32)

“ Bilin ki, dünya hayatı; bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura ben­zer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider; sonra kurur; onu sapsarı görürsün; sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap, Al­lah'­tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka birşey değildir .” (el-Hadid, 20)

Bir Müslüman, dünyanın bu karakteristik özelliğinin bi­lin­cinde olacak ve onu sadece kulluk için yaratan Yüce Rab­binin şu em­ri­ne göre tavrını belirleyecektir:

“ Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu a­ra; dünyadan da nasibini unutma; Allah, sana nasıl iyilik et­tiyse sen de öyle iyilik et .” (el-Kasas, 77)

Sevgili Peygamberimiz de, gerçek niyetin ahireti kazanmak olması gerektiği hususunda şöyle buyurmaktadır:

“ Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar; artık dünya ona ha­kir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah, i­ki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar; işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak; dünyadan da eline, ken­dine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez .” (Tirmizi, Kıyamet 31, Hds.: 2467)

“ Kimin tasası sadece ahiret olursa; dünya tasalarına Al­lah kifayet eder. Kim de dünya tasalarına kendini kaptırırsa; dünyanın hangi vadisinde helak olduğuna Allah aldırmayacaktır .” (Abdullah ibn Mesud'dan)

“ Allah'ım! Hayat, ancak ahiret hayatıdır .” (Buhari ve Müslim; Riyazü's-Salihin, Hds.: 462)

Yine Peygamber Efendimiz, dünyanın -ahirete kıyasla- ger­çek konumunu ve aldatıcılığını şu hadisleriyle beyan e­dip bizleri ahiret ve kulluk şuuruna yöneltmiştir:

“ Eğer dünya, Allah nazarında, sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı; tek bir kafire (bile) odan bir yudum su i­çirmezdi .” (Tirmizi, Zühd 13, Hds.: 2321; İbn Mace, Zühd 11, Hds.: 2410)

“ Dünya sevgisi, her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin, seni kör ve sağır yapar .” (Beyhakî, Şuabü'l-İman; Ebu Davud, Edeb 125, Hds.: 5150)

“ Dünya, mümine ( ahirete kıyasla) hapishane; kafire, cennettir .” (Müslim, Zühd 1, Hds.: 2956; Tirmizi, Zühd 16, Hds.: 2325)

“ Dünya ile benim misalim; bir ağacın altında gölgelenip sonra terk edip giden yolcunun misali gibidir .” (Tirmizi, Zühd 44, Hds.: 2378)

“ Sen, dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol .” (Buhari, Ri­kak 2; Tirmizi, Zühd 25, Hds.: 2334)

***

Ebedi cennetin Müslümana ikram edilen nimetlerine kı­yas­la gerçekten aldatıcı olan dünya nimetleri ve imkanla­rı­nın; zalimlerin elinde mazlumu sömüren, ezen, aşağılayan bir vasıta olmaması ve insanoğlunun yaratılış gayesine uy­gun yaşayabilmesini kolaylaştırmak için Müslümanların dün­­­yaya sahip çıkması ve hakim olması; yine Allah'a kulluğun bir icabıdır. Dünyada gerçek barış ve huzur ancak bu sa­ye­de sağlanabilir.

Ölmekten Niçin Korkmamalıyız? Ya da Ölmekten Niçin Korkuyoruz?..

Ölüm, ilahi ve değişmez bir kanundur. Ölümden kaçış mümkün değildir ve öldükten sonra mut­laka dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz:

“ Her nefis(canlı) ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak i­çin şerre de, hayra da müptela kılıyoruz. Ve (sonunda) Bize dön­dürüleceksiniz .” (el-Enbiya, 35; el-Ankebut, 57)

“ De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak si­zi bulacaktır. Sonra, görünmeyeni ve görüneni bilen (Al­lah)'a döndürüleceksiniz. O, size (bütün) yaptıklarınızı ha­ber verecektir .” (el-Cuma, 8)

“ Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızı haber alandır .” ( el-Münafikûn, 11)

“ Artık kim, zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Ve kim (de), zerre kadar şer yapmışsa onu görür .” (el-Zilzal, 7, 8)

***

‘Korkunun ecele faydası olmadığı'na göre; ölümden korkmamayı tercih etmek ve hemen ölecekmiş gibi ölüme hazır olmak bizi rahatlatacaktır.

Peygamber Efendimiz, “ Allah'tan, hayırlı uzun ömür is­te­yiniz ,” buyurmaktadır. Bu; asla ölümü istemeyiniz/ka­bul­lenmeyiniz, anlamına gelmez. Uzun ömür; Allah'a karşı kul­luk görevimizdeki noksanlarımızı tamamlamak ve daha çok iyilikler ya­parak ahirete yönelik derecelerimizi artırmak i­çin bir fırsat olacaktır.

Bununla birlikte ölüme karşı sempati duymak için bir­çok sebepler mevcuttur:

- Yüceler yücesi, en yüce sevgili olan yaratıcımıza kavuşmak, O'nun cemalini seyretme lutfuna ermek; ölüm ger­çe­ğini yaşamakla mümkün olabilmektedir. Dostun, Dost'a ka­vuş­ması ölümle gerçekleşecektir. İnsan, sevdiğine kavuşmaktan kaçmak yerine, ona kavuşmak için daimi bir iştiyak duymaz mı?

- Bütün peygamberlerin, Hz.Muhammed-Mustafa(s.a.v.) ve ashabının; nice şehitlerin, Allah dostlarının, alimlerin; dün­yada kaybettiğimiz nice sevdiklerimizin yaşamakta ol­du­­­ğu ahirete, ancak ölüm kapısından geçerek ulaşılabilir. Onlarla birlikte ebedi bir hayat sürmeyi istemez miyiz?

- Dünyanın çilesinden, musibetlerinden, dayanılmaz has­­talıklarından kurtularak sonsuz mutluluk diyarına geçiş, yine ölüm kapısındandır.

" Andolsun; si­­zi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ü­rünlerden ek­silt­me gibi şeylerle deneriz. Sabredenleri müj­dele ! / Öyle ki; onların başlarına bir musibet isabet ettiği zaman; ‘ Biz, Allah içiniz ve biz O'na döne­ce­ğiz ,' derler .” (el-­Bakara, 155,156)

Sabretmenin müjdesine ve ait olduğumuz Zât-ı Kib­riya'­ya kavuşmak için de yine ölüm geçitinden geçmek gerekmektedir.

- Ölüm; “imtihan ve hayırda yarışma” dünyası olan bu dünyada yaptığımız güzel amellerin mükafatını alma me­kanına açılan zaruri bir kapıdır. ( Sınava ve yarışa bütün sa­mimiyeti ve imkanlarıyla çalışan ve başaran bir öğ­renci; başarı diplomasını ve takdirnamesini almaya gitmekten korkar mı?..)İlahi takdirin cilvesidir ki; ödül sahnesine ölüm tünelinden geçerek varılmaktadır!..

- Ölüm, fani hayattan kurtuluş ve ebedi hayata geçiş im­ka­nıdır. Gelip geçici olanların esaretinden kurtulup ebedi yâra kavuşmanın ve ebediyet arzumuzun yerine gelmesinin im­­ka­nıdır. Bediüzzaman'ın şu ifadeleri, bu iştiyakı ne güzel dile getirmektedir:

"Faniyim, fani olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ru­hu­mu Rahman'a teslim eyledim, gayr is­temem. İsterim; fakat yâr-ı bakî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç-ender-hi­çim, fakat bu mevcudatı umumen isterim."

***

“ Ölüm, boş bir odadan dolu bir odaya geçmektir ,” ha­di­sini şerh eden büyük ârif Harputlu Kemal Efendi , şu açıklamayı yapmaktadır:

“Ölüm diye birşey yok!..Boş bir evden dolu bir eve geçmek gibi bir­şeydir ölüm. Takma dişinizi çıkarmak gibi birşey yani...

Ölüm anındaki çırpınışın sebebi şudur: Ruh, öte aleme, asıl va­tana gitmek için çırpınırken, bu dünyaya ait olan beden de; ruh kendisinden ayrılıp gidince geçersiz hale geleceği için, onu bırakmamak için çırpınır...”

“Bülbülü, altın kafese koymuşlar; yine de ‘vatan!'demiş.” Ya­ni; ruh, cesedin esaretinden kurtulup Rabbine kavuşmak is­ter. Dünyada ne kadar müreffeh bir hayat yaşarsa yaşasın, ger­çek vatanı olan cenneti özler ve cesetten kurtulunca; ka­festen uçan bir kuş misali sevinir. Ruh, ölümle birlikte ger­çek özgürlüğüne kavuşur.

***

Halil Cibran 'ın dediği gibi; “Ölümden korkmanız; kendisi­ne ihsan ve iltifat edecek bir hükümdarın karşısında titreyen çoba­nın korkusu gibidir.” (Hak Erenler, s.88, İst.-1970)

Yani; ölümden ancak bu manada korkan mü'minler olabilmeliyiz.

***

Salih amellerle süslediğimiz imanımız ve takvamızın de­re­cesine göre, ölüm bize kolay ve sevimli olacaktır; zahiren en korkunç bir kazada veya en ağır bir hastalıkla can versek bile.

Birisi, Resulüllah'a sorar:

- Ya Resulellah! Nedense, ölümü hiç sevmiyorum; ondan hep ürküyorum. Ahirete ciddi bir meyil duyamıyorum!..

Resulüllah, şöyle buyurur:

- “Malın var mı?”

- Evet var.

- “Öyleyse, ondan ahiret için harca. G öreceksin ki; oraya ilgi du­yacak, meyil hissedeceksin. Çünkü insan; malının bulunduğu yer­den ayrılmak istemez. Senin malın ise, hep buradadır; oraya (ahirete) hiç göndermemişsin.”

***

Ölüm gecesini ‘şeb-i arûs: düğün gecesi' olarak niteleyen Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, bakınız ölüm hakkında daha neler söylüyor:

“Öldüğüm zaman, sakın tabutumun ardından ağlama! O an­da bende dünya derdi olduğunu sanma!...Şeytanın tu­za­ğına dü­şersen, asıl o zaman yırtınman gerekir!..Benim i­çin ah vah edip sızlama!..

Cenazemi toprağa verince, sakın ola gam yeme! Ayrılık, aaah ay­rılık deme!..Benim için vuslat demidir o an!..Mezar, cennet top­lu­luğunun perdesidir...

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret! G üneşle Ay'a gu­ruptan hiç ziyan gelir mi? Sana batmak gözükür ama, doğmaktır o!..Me­zar, hapishane gibi görünür fakat, canın ha­pisten kurtuluşudur aslında!..

Yere, hangi tohum ekildi de çıkmadı? İnsan tohumu da çıkar; bundan şüphen mi var?! Hangi kova kuyuya sarkıtıldı da, dolu çık­madı? Can Yusufu da elbette kuyudan çıkar!..”

***

Dünya için;

“Hey gidi gölgeler ülkesi dünya!

Bir görünmez şeyin gölgesi dünya!

Boşlukta ayrılık bölgesi dünya!

Bu dünyada yeme, içme ve dövün!” diyen ve “büyük randevu” kabul ettiği Rabb'e kavuşmak için ölüm geçidinde terk edilmesi gerekenleri sıralarken;

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

........

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada;

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez,” diye haykıran merhum Necip Fazıl Kısakürek, ölümün güzelliğini şu “öl­mez” mısralarıyla bakınız nasıl dile getiriyor:

“Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun!”

**

Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...

Hiç, güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..”

Ahirete İnanmanın Dünya Hayatımızda Faydaları

- Dünyada yaptığı her amelin, ahirette mutlaka -müka­fa­at veya ceza olarak- karşılığı olacağına inanan bir kimse, yaptıklarına dikkat edecek; kötü davranışlarına pişman olacak ve iyi davranışlara yönelerek, dünyada huzurlu ve mutlu ya­şa­yacaktır.

Ahirete iman ve hesap korkusu, daima iyi insan olmaya yöneltecek; böylece, iyi insanlardan oluşan, birbirinin hak­kı­na riayet eden, kötülüklerden sakınan insanlardan meydana gelen barış ve huzur toplumu oluşacaktır.

- Peygamber Efendimiz; “ Ağız tadını kaçıran ölümü çok hatırlayınız ,” buyurmaktadır. Ölümü ve ahireti hatırından çı­­karmayan insan, elindeki varlığın(malın-mülkün) geçici ol­duğunu da bilecek ve sahip olduğu dünya servetini diğer insanlara bir baskı ve zulüm aracı olarak kullanmayacak; bil­akis baş­ka­larının da huzuru için kullanacak ve bunun kendisi için bir ahiret ve ebedi mutluluk vesilesi olduğunun şu­u­runda olacaktır. Bu şekilde bencillikten de kurtularak di­ğer­gam olacak ve toplumsal dayanışma gerçekleşecektir.

- Dünyada nice kötülükler, zulümler ve haksızlıklar ya­pıp kanundan kaçan ya da yalan-dolanla suçunu gizleyen nice zalim günahkarların yaptıklarının yanlarına asla kâr kal­mayacağına inanan mazlumlar ve bütün bir toplum; is­yan edip anarşi çıkarmak ve daima huzursuz yaşamak yeri­ne sabırla mücadele etmeyi tercih edecek ve ilahi adaletin ahirette mutlaka tecelli edeceği inancıyla rahat yaşayacaktır.

“ İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır ?” (el-Kıyamet,36)

- Yok olup gitme inancının, dünyaperest/materyalist bir insanın ruh dünyasında ne büyük bir bunalım/sıkıntı ya­rat­tığını düşünebiliyor musunuz? Görünüşte ne kadar mut­lu gibi olsalar da; -onlar da biliyor ve yaşıyorlar ki- bu sah­te /geçici mutluluk, onları asla iç alemlerinde huzurlu kılmıyor. Halbuki, ölümü yok oluş değil; sonsuz hayata açılan bir kapı olarak bilen bir mü'min; -dünyada ne kadar maddi sıkıntı çekerse çeksin- yaşama sevincini asla kaybetmeyecektir. Üstelik bu sıkıntılara sab­rettikçe, ahiretteki mükafaatının daha da artacağını düşünerek hu­zur ve neşe içinde olacaktır.

- Dünyada herşeyin/varlığın da yokluğun da, bir ilahi sınav gereği olduğuna inanan kişi; varlıkta da yoklukta da şükrederek Allah'ın rızasını (dolayısıyla cenneti) kazandığını bilir. Sıkıntı, has­ta­lık ve çileye sabretmenin günahlarına kefaret olacağına inandığı için -hedefi de, daima ahiret yurduna yatırım olduğundan- dünya çilesi muhabbete dönüşür. Böylece; ahirete iman, çile ve musibetlere ta­hammül gücünü artırır.

- Ömürlerinin en yorucu ve sağlık bakımından en sıkıcı demlerini yaşayan ihtiyarlar için ahiret inancı en büyük tesellidir. Zira çekmekte oldukları bütün hastalık ve yorgunluklar ölümle birlikte sona erecek ve ahirette bitmez nimetler içerisinde ebedi gençliği yaşayacaklardır.

- Dünyada eşlerini, çocuklarını, anne, baba ve kardeşlerini ve dostlarını kaybedenler için de ahiret inancı -onları yaşama sevincinden koparıp hayata küstürmeyecek- büyük bir tesellidir. Zira dünyada kaybettikleri dostları, ebedi bir hayata göç etmişler ve Rablerine kavuşmuşlardır. Onlar, ahirette dünyadan daha mutludurlar ve ken­dileri de mutlaka birgün ahirete intikal edecekler ve bu ebedi mutluluğu birlikte paylaşacaklardır.

- Ahirete iman sahibi olan kişi, kaybettiği dünyalıklar karşısında aşırı üzüntüyle kendini yıpratıp huzursuz olmaz. Peygamber Efen­di­mizin buyurduğu gibi; “Allah'ım! Ahiret hayatından başka (gerçek) hayat yoktur,” diyerek kendini teselli eder. Bu imana sahip bulunan mü'min, daima şu ayetlerin de şuurundadır:

“ (Yer)üzerinde bulunan herşey yok olacaktır./Yalnız, Rab­binin, celal ve ikram sahibi yüzü(zâtı) bâkî kalacaktır .” (Rahman S., 26, 27)

“ O'nun yüzü(zâtı)ndan başka herşey helak olacaktır. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz .” (el-Kasas, 88

Öldükten Sonra Dirilmenin Akli ve İlmi Delilleri

-“İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kainatı ihata etmiş fikirleri ve ebedi saadetlerin nevilerine yayılmış arzuları gös­terir ki; bu insan, ebed için yaratılmış ve ebede gidecektir. bu dünya, ona bir misafirhanedir; ve ahiretine bir bekleme salonudur.” (B. Said Nursi)

Yani, insandaki sonsuza kadar var olma arzusu, ancak öl­dükten sonra dirilip ahirette ebediyyen yaşamakla müm­kündür. Bu arzuyu insanoğlunun gönlüne koyan Ya­ra­tıcı Kud­ret, aynı arzunun tatmini için ahireti yaratmıştır. Kim, yok olup gitmeyi ister ki?!.

- Her gecenin bir gündüzü, her kışın bir baharı olması gerçeği; bizleri, ölüm gecesinin de bir mahşer sabahı ve ö­lüm kışının da bir diriliş baharı olması gerektiği inancına gö­­tür­mek­tedir. Yaratılış kanunu, bizleri bu gerçeği kabule sevk etmektedir.

Âlemlerin Rabbi için, geceyi gündüze dönüştürmek ve kı­şı bahara çevirmek ne kadar kolay ise, öldükten sonra in­sanı diriltmesi de o kadar kolaydır. “ O'nun işi, bir şeyi(n olmasını) istedi mi ona, sadece ‘ol!' demektir; hemen oluverir .” (Yâsîn, 82)

- Dünyada bir sürü adaletsizlik hüküm sürmekte, za­lim­ler mazlumları ezmektedir. Nice suçlular cezasını çekmeden gizlenmekte ya da ölüp gitmektedir.

Öyleyse, mutlak adaletin tecelli edeceği bir alem ol­ma­lı­dır. Yani öldükten sonra dirilişle birlikte herkes yaptıkla­rı­nın hesabını vermeli; ilahi adalet yerini bulma­lıdır.

Merhum şairin dediği gibi;

“Ot-çöp gibi insan, çürüyüp mahvolacaksa;

Taşlar gibi hissiz, bu mezarlar dolacaksa;

-Hâşâ- bir ‘Adalet G ünü' olmazsa ilerde;

İnsan, neye katlanmalıdır bir sürü derde?..

 

Ruhun bütün arzusu heder, öyle mi -hâşâ-?

Tiksindirir insanı, bu çılgınca temâşâ!..

Ruhu topraklara defnetmesi maddiyyunun,

İntiharlar gibi korkunç, ne feci kanlı oyun!..

Vicdan bulur âsûde tesellisini ‘Din'de;

Mes'ûd ebediyyet, bu hayatın ötesinde!.. (Ali Ulvi Kurucu)

- İnsan, yaratılmışların en şereflisi ve mükerremidir. Hâ­lık-ı Zülcelal, bu hususu şöyle beyan buyuruyor:

“ Biz, insanı en güzel biçimde yarattık .” (Tîn S., 4) / “And­ol­sun ki Biz, insanoğullarını mükerrem (hürmet ve tazime layık, ik­ram olunmuş) kıldık.” (el-İsra, 70)

Hz.Ali (k.v.)'nin; “Sen, kendini küçük bir yaratık sanırsın; bil­mezsin ki, en büyük âlem senin içinde gizlidir,” dediği insanı Şeyh Galip , şu veciz ifadesiyle ne güzel tanımlamıştır!:

“Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen;

Merdûm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen.”

(Kendine iyice bir bak ki; âlemin özüsün sen; / Yaratılmışların gözbebeği olan insansın sen.)

Cenab-ı Allah, kendisinden daha değerli bir varlık yarat­ma­­dı­ğı insanı; kısa bir ömürden sonra nasıl yokluğa mah­kum edebilir?..Bir sanatkarın, öze­ne bezene büyük bir itina ile yaptığı ve en güzel eserim diye övündüğü bir eserini, kı­sa bir zaman geçtikten sonra kırıp-döküp -çürümek üzere- toprağa gömmesi düşünüle­bi­lir mi?..Elbette düşünülemez.

Öyleyse, Sâni-i Zülcelal'in en değerli eseri olan insan da; öl­dükten sonra yokluğa mahkum edilmeyecek; bilakis, ebediyyen var olmak için yeniden diriltilecektir.

- Esasen ölü varlıkların dirilmesine dünyada da şahit ol­maktayız.

Toprağa atılan kupkuru tohumlar, çürüdükten sonra içle­rinden filizler yeşermekte ve meyve veren fidanlar hali­ne dönüşmektedir.

Yediğimiz ekmek, su gibi ölü gıdalar; vücudumuzda di­ril­mekte ve bize kan ve can olmaktadır. (Evlenen çiftler, do­kuz ay -yeterli beslenme sayılmasa da- sadece ekmek ve su ile beslenseler, bir çocukları dünyaya gelebilir. Böylece ölü gıdalar, dirilmiş ve canlı bir insan yavrusunu meydana getirmiş olur...)

Kış mevsiminde kupkuru ve ölü hale gelen yeryüzünün, baharın gelmesiyle birlikte nasıl yeşermekte ve dirilmekte olduğunu her yıl seyretmekte değil miyiz? Bakınız Yüce Al­lah, bu dirilişe dikkatlerimizi nasıl çekiyor:

“ Rüzgarları gönderip bulutları yürüten Allah'tır. Daha sonra bulutları, ölü bir toprağa sürüp, onunla yeryüzünü ölümünden sonra ye­ni­den diriltiriz. İnsanları, öldükten sonra diriltmek de böy­ledir .” (el-Fâtır, 9)

“ Ölü toprak, onlar için bir âyettir. Biz, onu dirilttik, on­dan daneler çıkardık da ondan yiyorlar .”(Yâsîn S., 33)

“ (Allah) ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeri, ö­lü­münden sonra diriltir. İşte siz de, (kabirlerden) böyle (di­­ril­tilip) çıkarılacaksınız. ” (Rûm S., 19)

- Bir sanatkar, aynı sanat eserini ikinci kez daha kolay ve daha mükemmel yapar. Allah için hiçbir zaman zorluk söz­ko­nusu degilse de esasen, ikinci yaratılış daha kolaydır.

“ Mahlukâtı ilkin yaratıp sonra (kıyamette) diriltecek o­lan O'dur. Bu öldükten sonra diriltme, (ilk defa yaratmaktan) O'na daha kolaydır .” (Rûm S., 27)

- Allah'a iman edenler için öldükten sonra dirilme ve a­hiret konusunda hiçbir problem yoktur. Çünkü mü'min; iman esaslarına bir bütün olarak şüphesiz inanan kişidir. Ve o bilir ve inanır ki; irade, kudret ve tekvin sıfatlarına sahip olan Allah, ölüleri diriltmeye de kâdirdir.

Cenab-ı Allah, mezkur sıfatlarını; -inkarcıları düşünme­ye(dolayısıyla imana) davet ederek- diriliş hususunda şöy­le­ce hatırlatmaktadır:

“ İnsan, Bizim kendisini bir nutfeden(spermadan)nasıl ya­rattığımızı görmedi mi ki; şimdi apaçık bir hasım kesildi? / Kendi yaratılışını unutarak, Bize bir mesel verdi; ‘Şu çü­rü­müş kemikleri kim diriltecek?' dedi. / De ki: ‘Onları, ilk de­fa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir .” (Yâsîn S., 77-79)

“ Dediler ki: ‘Biz kemikler haline geldikten, ufalanıp top­rak olduktan sonra mı; sahiden biz mi, yeni bir yaratılışla di­riltileceğiz?' / De ki: ‘İster taş olun ister demir,' / ‘İster gön­lünüzde büyüyen, (aklınıza tuhaf gelen) herhangi bir ya­ratık, (ne olursanız olun; Allah sizi diriltecektir.' ‘Bizi, kim (tekrar) hayata döndürebilir?' diyecekler. De ki: ‘Sizi, ilk defa yaratan (hayata) döndürebilir.' Sana, alaylı alaylı baş­larını sallayacaklar ve; ‘Ne zaman o?' diyecekler. De ki: ‘Ya­kın olması umulur.' / Sizi çağıracağı gün O'na hamde­de­­rek çağrısına uyarsınız(dirilip kalkarsınız) ve sanırsınız ki; (kabirlerde yahut dünyada) pek az kaldınız. ” (el-İsra, 49-52)

“ Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, herşeye kadirdir. ” (el-Ahkaf,33)

Bütün mesele; akl-ı selim ile düşünebilmekte ve bu ayetlerin şuuruna erebilmektedir.

***

Akıl, nefsî duygularla perdelendiği zaman; hemen ya­nı­başındaki hakikatı inkar etmeye kalkışır. Öldükten sonra di­rilme hususunda da, salim düşünemeyen aklın tavrı ay­nıdır.

Ana rahminde doğmak üzere olan bir bebekle konuşmak mümkün olsa da ona; “Birazdan çok geniş, rengarenk bir dünyaya doğacaksın ve orada çok farklı bir hayat yaşaya­caksın...” desek; henüz görmediği -ancak mutlaka doğacağı- bu dünyaya inanmak istemez ve anlatılanlar ona hayal gibi gelir. Henüz yumurtadan çıkmamış bir civcivin durumu da, bundan farklı değildir. Halbuki, koskocaman ger­çek bir dünya ile arasında çok ince bir perde(kabuk) var­dır.

Yeniden dirilişi ve ahireti bir türlü aklına sığdıramayan in­san da; bu dünyada, tıpkı ana rahmindeki çocuk ve yu­murtadaki civciv misalidir. Halbuki, ölümle birlikte kabu­ğu­nu kıracak ve ebedi bir aleme yeniden doğacaktır.

Bu gerçekten kaçış mümkün olmadığına göre; öldükten sonra diriliş ve ahiret hakkında asla gaflete düşmemeli ve bu kutsal sefere daima hazırlıklı bulunmalıyız. Yoksa so­n ne­feste, şu şekilde hayıflanmamızın bize hiçbir faydası ol­ma­­yacaktır:

“Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle, bütün bütün zâyi ettik.

Evet, şu güzerân-ı hayat, bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider...” (Bediüzzaman)
 
alt_banner