ust_banner

sol_blok

Ana sayfa
 
KURAN-I KERİM

HADİSLER
İNCELEME - ARAŞTIRMA
GÜNDEM YAZILAR
BAŞKA HAKİKATLER
EKÜMENİK KUTSAL KİTAP
<< Tamamını Oku >>

Apokrif Kitaplar

Kitab-ı Mukaddes
 
Linkler
İletişim

"(Resûlüm) de ki:
Ey Ehl-i Kitap!
(Yahudi ve Hıristiyanlar!) Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman; 'Şahit olunuz ki, biz Müslümanlarız' deyiniz."

(Âl-i İmran S., 64)

MİSYONERİN BÖYLESİ!.. ./ Bir Türk Misyonerin Aslına Yöneliş Sancıları

--------------------------------------------Hakkı BAYRAKTAR ----------------------------------------------- 

Cem (yeni adıyla Jimi), Müslüman bir anne-babanın ço­cu­ğu­dur. İzmir Karataş Lisesi mezunu ve Samsun Tıp Fakültesi 2. sınıf öğ­rencisidir...Babası NATO'da görevli bir subay olarak Ame­rika'­da bir yıl kaldığı sırada, kilise Cem'in -İslamiyet hakkında zaten bom­­boş olan- beynini muharref Hıristiyanlığın öğretileriyle dol­du­rur. Ve Cem(Jimi), ateşli bir misyoner olarak ülkesine döner. Ken­di ifa­de­sine göre; dedesi bir Nakşibendi şeyhi, annesi de, di­ni hassa­si­yetleri ağır basan bir milletvekilinin akrabası...Ama o şim­di tam bir misyoner!..

07 Aralık Pazartesi(1981)

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (İzmir)'in son sınıfını oku­yorum. Dinler Tarihi derslerinden birindeyiz. Hocamız Or­han Seyfi Yücetürk , bizlere sene başından beri bugünkü Tevrat ve İncillerin muharrefliğini(bozulmuş, değiştirilmiş olduğunu) de­lil­leriyle birlikte anlatıyor. Tecrübeli bir öğretmen. Bu konulara yıl­larını vermiş; hatıralarıyla birlikte konuları müdellel bir tarzda bizlere aktarıyor. Ancak bizler, -öğrenci psikolojisi, öyle alışmışız- za­­ten batıl olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin saçmalıklarını(!) ge­re­­ken ilgiyle takip etmiyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz. Bu bilgi­ler, ne­rede işimize yarayacak ki?! Öyle düşünüyoruz.

Aynı derste bütün bu düşüncelerimizi altüst eden bir gelişme yaşadık!..Dersin ortalarında sınıf kapımız açıldı ve öğrenci arka­daş­larımızdan Yaşar ile birlikte hiç tanımadığımız bir genç sını­fı­mıza giriverdi. Yirmi yaşlarında ince-uzunca boylu ve herhalinden sempatik bir delikanlı olduğu anlaşılıyor. Hocamıza birşeyler fı­sıldadılar...Hoca bizlere misafir gencin bir Hıristiyan olduğunu, İslamiyet hakkında bazı sorularının bulunduğunu söyleyerek bu so­ruları, dersi bölmemek için ders çıkışında çalışma odasında ce­vaplayacağını belirtti. Sınıf arkadaşlarımızdan Bünyamin , "Ho­cam; biz de istifade edelim; dersimiz zaten Dinler Tarihi. Hıristiyan gen­cin so­ru­­larını mümkünse sınıf huzurunda cevaplayınız," şeklinde bir teklif getirince, hepimiz bu teklifi destekledik...

Hocamız, Hıristiyan genci Cem'i öğretmen kürsüsüne oturttu ve kendine sorularını sormak için söz hakkı verdi. Cem, fırsat bu fır­sat diyerek başladı Hıristiyanlık propagandası yapmaya!..İncil'den, ezbere -büyük bir iştiyakla hiç teklemeden- cümleler oku­yor ve Hıristiyanlığı anlatıyordu. Bütün bunları, kendine son de­rece bir güven içerisinde ve bizlere meydan okurcasına yapıyordu. Hepimiz büyük bir hayretle dinliyorduk. Meydanı sanki boş bul­muş, bütün rahatlığıyla anlatıyordu. Derken, sözü Peygamber E­fen­­dimiz'i ve İslam'ı eleştiri noktasına getirdi...Tabi ki, karşılıklı tartışma da başlamış oldu. İslam hakkında yönelttiği soruları, hem ders hocamız hem de öğrencileri olarak bizler anında ce­vaplıyoruz. Ancak misyoner gencin soruları bitmiyor ve verilen ce­­­vaplardan da tam tatmin olmadığı anlaşılıyor. Ya da, toplum i­çinde yenilgiyi bir türlü kabullenemiyor. Aynı zamanda zeki ve hatip birisi. Kıvrak bir zekaya sahip. İşini iyi biliyor ve iyi(!) yetiş­tirilmiş.

Söze, niçin Hıristiyanlığı seçtiğini açıklamakla başlamıştı. Mil­liyet gazetesinin verdiği Kur'an tercümesini okumuş; bu tercüme­ye göre, Kur'an insanları -güya- Hıristiyan olmaya çağırıyormuş!..

Saptırılmış mealleri bilmem ama, Kur'an'ın hiç bir ayetinde in­­sanlar Hıristiyanlığa davet edilmez. Bilakis, Kur'an'da; " Allah ka­­­­tında tek din ancak İslam'dır ," (Âl-i İmran, 19) ; " Kim, İslam'dan baş­ka bir din ararsa; o istediği din, asla kendisinden kabul olunmaz. Ve ahirette de o, ebedi zarar çekenlerdendir ," (Âli-i İmran, 85 ) buyuruluyor.

Şu ayet açıkça saptırılıyordu: " Sana , Kitab'ı(Kur'an'ı) hak ile ve kendinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil'i in­dir­miş­ti. (Doğruyu ve eğriyi birbirinden) ayırd eden (kitapları) da in­dir­di. Allah'ın ayetlerini inkar edenler için mutlaka çetin bir azap var­dır ." (Âl-i İmran, 3-4)

Halbuki bu ayetler, Kur'an'a ve İslam'a çağırıyordu bütün in­san­lığı. Tevrat ve İncil'in asılları, elbette Allah kelamıdır. Buna inan­­mak, bizim iman esaslarımızdan biridir. Cenab-ı Allah, bu ayet­lerde; " Bundan önce Tevrat'ı ve İncil'i indirmiştir, şimdi yeni bir kitap (Kur'an'ı) indirdik, " demekle önceki kitapların mensuh ol­duğunu(geçmişe ait hükümlerinin kaldırıldığını), ancak temel evrensel hükümlerinin Kur'an'la birlikte devam ettiğini beyan bu­yu­ruyor.

Gerçek böyle olmasına rağmen, misyoner genç; Hıristiyan o­lu­­şuna, neden Kur'an'dan delil gösterme çabasındaydı? Çünkü bu, bir misyoner taktiği idi ve öyle öğütlenmişti. Kur'an'a inanan, an­cak Kur'an'ı anlamakta derinliği olmayan insanlarımızı bir tu­zak­la avlamanın yöntemiydi bu...Bu gibi misyonerlerin karşısında tak­lidi bir imanla İslam'ı savunmak hiç de mümkün değildi. Bun­lar­dan etkilenmemek, aksine İslam'a yönelen bu tür yıkıcı hare­ket­ler karşısında daha bir bilenmek için insanlarımızı ve özellikle gençlerimizi, tahkiki iman mertebesinde yetiştirebilmiş miydik? Heyhat!..Misyonerlerin cirit attığı bir ortamda, İslam'ı hak­kıy­la öğrenmek ve yaşamaktan mahrum bıraktığımız gençliğimizi kö­tü emellere yem olmaktan nasıl koruyacaktık!?

Misyoner Cem, hakikat karşısında bocalayıp işin içinden çıkamayınca bir akıl oyunuyla sıyrılmak isterken daha derin bir çıkmaza düşüverdi...Bir mukayese ile garip bir iddiada bulunuyordu: " İsa mesih gökte, Muhammed ise, yerde yatıyor. Öyleyse, İsa daha üs­tün­­dür ..." Hemen öne atılıp söze başladım. O an aklıma gelen ve gön­lüme doğanları aynen ifade ettim:

" Kur'an Hz. İsa'yı bizlere bir peygamber olarak tanıtır. Allah O'­nu çarmıha gerilmeden ken­di katına yükselttiğine işaret buyurur. Yine Cenab-ı Allah, Kur'­­an'­da, Peygamberler arasında -pey­gam­berlik görevi (Allah'­ın el­çisi olma) bakımından- hiç bir farklılık olmadığını beyan edi­yor .” (el-Bakara, 285) Ancak; ' O Pey­gam­berlerin kimini, kimine üstün kıl­dık ,' ( el-Bakara, 253) buyuran da yine Allah(cc)'dır. Resullük ve ne­bi­lik bakımından hiç bir fark ol­ma­makla birlikte mertebe ve fa­zi­let bakımından peygamberler arasında farkların olması doğaldır. Kur'an gibi kıyamete kadar hükmü devam edecek bir ebedi mu­ci­zenin tebliğcisi, Mi'rac'da hiçbir peygambere nasib olmayan bir makamda Rabb'iyle gö­rüşme şerefine nail olan ve 'âlemlere rahmet ola­rak gönderilen' Hz. Mu­hammed(s.a.v.) elbette en üstün merte­be­dedir.

Mukayesenize gelince; böyle bir mantığa kargalar dahi gü­ler!..Çünkü mukayesenizin temel mantığı yanlıştır. Çünkü üstün ol­mak gökte olmaya bağlı değildir. Bakınız kargalar da gökte u­çar­lar; halbuki yerde yaşayan biz insanlar kargalardan daha üs­tü­nüz...Bir yarış atı kargadan daha üstün değil mi?...Böyle bir mu­ka­yese, peygamberler hakkında (haşa) gayr-i kâbildir."

Bu cevabımızdan sonra misyoner Cem, dut yemiş bülbüle dön­dü ve derin bir sessizliğe büründü. Kızardı, bozardı ve ağzından nihayet şu tek kelime çıkıverdi: "Haklısınız!.."

Bu durum; akl-ı selim karşısında, misyoner diyalektiğinin if­la­sıydı...Keşke muharref İncil'deki şu tavsiyeye uysaydı da hiç akıl yürütmeseydi:

"Kimse kendi kendini aldatmasın. Eğer bir kimse, aranızda bu dün­ya­da kendisini hikmetli sayarsa, hikmetli olmak için akılsız olsun. Çün­kü bu dünyanın hikmeti, Allah'ın indinde akıl­sızlık­tır." (I. Korin­tos­lu­la­ra: 3/18-19)

08 Aralık Salı

Dinler Tarihi hocamız, ona; istediği zaman okula gelip kendi­siyle görüşebileceğini, her türlü sorusuna açık olduğunu dün­kü konuşmalar sonunda söylemişti. Misyoner Cem(Jimi), bugün de aynı dersin ortasında sınıfa giriverdi. Elinde büyük bir çantası var­dı; hiç yanından eksik etmiyordu. Daha sonra öğrendim, bu çantasında küçük boy bir İncil taşıdığını. Öyle ki, bir çok cümle­nin altları özenle çizilmiş. Belli ki okunmuş, incelenmiş bir İncil; muharref de olsa!...Ya bizlerin, bütün zamanların yegane kitabı, " la-raybe fîh(kendinde hiçbir şüphe olmayan) " Kur'an-ı Mü'ci­zü'­l-Beyan'a karşı tavrımız?!.O yüce Kitab'tan; anlayarak, düşü­ne­rek kaç ayet okuduk?.." Kur'an'ı düşünmüyorlar mı ?" (Muhammed Sû­re­si, 24)

Kur'an, ilk emri " İkra=Oku !" olan; kendini okumaya, ayetleri üzerinde düşünmeye çağıran bozulmamış tek ilahi kitap... "Kur'­an" kelimesi de, "Okunan Kitap" anlamına geliyor...Kur'an ayetle­ri­nin okunuş ahengi, mana derinliği ve ulvi hakikatleri karşısında muharref İncil ve Tevrat'ın cümleleri ne kadar da anlamsız ka­lı­yor!..

Dinler Tarihi hocamız, Cem'e; "Şimdi daha değişik geldiğini gö­rü­­yorum. Dün akşam yatarken düşündün mü konuştuklarımızı?" şeklinde yarı esprili bir soruyla söze başladı. Cem; "Kafam, gerçekten al­lak-bulak oldu. Birçok şüphelerim ve sorularım var...Böyle olacağını san­ma­mıştım. G aliba ne Hıristiyanlık'ta, ne İslamiyet'te iman tam anla­mıyla yaşanmıyor..."

Cem'in bu sözleri, yarı haklı bir tesbitin ifadesiydi...Hıris­ti­yan­lık, mensuplarını manen mutlu edemediği için sapmalar ve kopmalar sözkonusuydu. Hıristiyanlık, neredeyse sadece papaz, ra­hip/rahibe ve misyonerlerin zoraki yaşamaya çalıştıkları bir din ha­lindeydi. Hıristiyanlığın yayılma amacı(misyonerlik); insanlığa manevi bir mutluluk arzetmek yerine, öyle görünerek maddi sö­mü­rü odakları oluşturmaktır. Açıkçası; emperyalizm!..

Ancak İslamiyet öyle değildi. Bazı mensupları, yaşayış nokta­sın­da gevşek davransalar da, İslamiyet; onu yaşayanlara dünya ve ahirette gerçek mutluluğu ve huzuru bahşediyordu. Ve İslamiyet'­in tarih boyu yayılışı hedefi sadece i'lâ-yı kelimetullah yani "Al­lah'­ın adını yüceltmek" olmuştur.

Ders çıkışı, Cem'le daha yakın beşeri münasebet kurdum. Ba­şın­dan beri hep şu karardaydım: "Onun İslamiyet ve Müslümanlara yö­ne­lik çirkin emellerini boşa çıkarmalıyım. Kur'an ve Resulullah hak­kın­daki şüphelerini, hakikat şimşekleriyle bertaraf etmeliyim. Hıris­ti­yanlık ve İncil hakkındaki şüphelerini artırmalıyım. Ve nihayet - inşallah - hidayetine vesile olmalıyım..."

Cem'le, İlahiyat Fakültesi yanındaki "Tatari Camii" ni gezerken, ürkütmeden İslamiyet'in güzelliklerini anlatıyordum. Camide, ba­yan­ların ibadet ettikleri bölümün bir perde ile ayrılması dikkatini çekti ve sebebini sordu. "İbadet anında kul, Rabbiyle başbaşa kal­ma­lı, namazını huşû ile kılmalıdır. Erkeğin, yabancı bir kadınla bira­ra­da namaz kılması, hem erkeği, hem de kadını Rabbiyle başbaşa kalmaktan alıkoyacak ve yaratılıştaki temayül gereği Rablerinden yüzçevirip birbirlerine meyledebileceklerdir. Bu da, ibadetin ruhuna tamamen aykı­rı­dır. Bu bakımdan İslam'da ibadet, kiliselerdeki ayinlere benzemez..." şeklinde anlattım. Hayretle karşıladı....

Onunla, Dinler Tarihi hocamızı, fakültedeki özel çalışma oda­sında ziyaret ettik. Kafasındaki sorular bitmiyordu. Daha doğ­ru­su, belli sorular ve itirazlar hususunda eğitilmiş olduğu anlaşılı­yordu. Teaddüt-i zevcad(çok evlilik) meselesini sordu. Hocamız; bir­den fazla evlenmenin, İslamiyet'te bir emir olmadığını; zaruri durumlarda bir ruhsat olduğunu, Kur'an'ın beyanıyla " bir kadınla yetinmenin daha hayırlı olduğu "nu izah etti.

Cem'in, bu sefer başka bir çıkışı ve itirazı: "İslamiyet, Yahudiliğe da­­yanmaktadır; dolayısıyla yeni bir şey getirmemiştir..."

İlahi dinlerin, dolayısıyla İslamiyet'in özünü kavrayamamanın ya da kasıtlı bir saptırmanın tezahürüydü bu...Aldığı cevap karşı­sın­­da yine çaresiz kalmıştı:

"İlahi dinler, Hz.Adem (a.s.) ile başlar ve Hz.Muhammed (s.a.v.) ile tamamlanır. Bütün ilahi dinler, bütün peygamberler, aynı te­mel mesajları insanlığa tebliğ buyurmuşlardır. Hz.Musa (a.s.) da, Hz.İsa (a.s.) da öz itibarıyla aynı şeyleri söylemişlerdir. Aynı iman e­sas­larına iman etmeye davet etmişlerdir. Ancak yaşadıkları za­ma­­nın icaplarına göre -doğal olarak- bazı farklı ameli hükümler ge­tirmişlerdir. Bütün bunlar, vahyin ışığı altında gerçekleşmiştir. Za­manla insanlar, nefislerine ve şeytana uymuş, vahyin nurundan sapmalar olmuş, hatta ilahi kitaplarında tahrifat yapmışlardır. Ni­ha­yet son peygamber Hz.Muhammed(s.a.v.) ile gönderilen Kur'­an vahyi, bütün peygamberlerle bildirilen temel hakikati son ola­rak vurgulamış, imandaki sapmaları düzeltmiş, geçmiş ümmet­le­re ait bir çok amelî hükmü neshederek (yürürlükten kaldırarak) kı­ya­mete kadar artık değişmeyecek yeni hükümler getirmiştir. Bugün, asılları kaybolmuş muharref Tevrat ve İncillerin asıllarına iman etmekle beraber, onlarla amel etme durumunda değiliz. Zi­ra " ko­runmuş tek kitap " olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın muha­ta­bı­yız artık..."

Hoca, bir ara İncil'den, " gelecek bir kurtarıcı/faraklit "yı yani Pey­gam­ber Efendimizi haber veren bir cümle okuyunca Cem; "İncil, bo­zulmuş diyorsunuz; bozulmuş bir kitaptan nasıl delil gösteriyorsu­nuz?..." diyerek itirazda bulundu.

Bu tespit bir bakıma doğruydu. Muharref İncillerin hiçbir cüm­lesi Müslüman için bir hakikata delil olamazdı. Ancak hoca, İncil­deki mezkur cümleyi Cem'i bağlayan bir delil olarak sunmuştu. Öyle ya, "gelecek kurtarıcı" kimdi bir Hıristiyan için? Ne yazık ki, mu­har­ref İncilin bu müjdesi(!) onları Hz.Muhammed(s.a.v.)'e taşı­mıyordu. Çünkü 'faraklit' , Hıristiyanlara göre "Ruhu'l-Kuds: Kut­sal Ruh" idi. Yani teslis'in üçüncüsü... 'Faraklit(el-baraklit) ' keli­me­si­nin; "övülmüş, Ahmed, hakkı batıldan ayıran" anlamlarıyla Hz.Mu­ham­­med(s.a.v.)'e işaret ettiğini hangi Hıristiyan kabullenebilirdi ki?!

Dinler Tarihi hocamızın çalışma odasından, misyoner Cem'le birlikte ayrıldık. Hatay Caddesi'ndeki Nokta durağına kadar birlikte yürüdük. Elbette konuşa konuşa...Farklı otobüslere binip ay­rıl­madan onu, cuma günkü vaaz ve hutbemi dinlemeye da'vet ettim. O da bana; "Benim de vaazlarım var. Bu akşam ve cuma günü Hıristiyan Türklere vaazım var..." dedi. Evet, öyle dedi... "Yine de beklerim" deyince; "Belki de senin vaazına gelirim," dedi.

11 Aralık Cuma

Okul arkadaşlarımdan Mehmet Zeki , Ali Osman (kardeşim) ve Ali ile benim cuma vaazı, hutbe ve imamlık tatbikatım için E­sen­dere Camii 'ne giderken hızla okula doğru yürümekte olan Cem ile karşılaşmamız beni ümitlendirdi ve de sevindirdi. Yanıl­ma­mışım; meğer o da, benim vaazımı dinlemek için geliyormuş.

Cami şadırvanında abdest alırken Ali Osman yaklaşarak; "Cem, cemaatten birisine, İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu anlatıyor!.." dedi. Bir­likte tebessüm ettik!..

Bunu kimbilir ne maksatla yapıyordu. Belki denemek için bel­ki de, hala tam olarak terkedemediği inancı için bir misyoner ola­rak.

İslam'ın dünya görüşü ve ilim ve medeniyete ışık tutması ko­nu­sunda bir saatlik vaazımdan sonra " G erçek Medeniyet İslam'da­dır," başlıklı hutbemi okudum ve imamet görevini de yaptıktan sonra cuma namazını tamamlayıp camiden çıktık.

Cuma tatbikatımızı izlemek üzere gelen hocam, tebrik ettikten sonra vaazımın bir konferans havasında ve cemaatin sevi­ye­si­nin üstünde olduğu şeklindeki eleştirisini de beyan etti. Ancak da­ha sonradan farkına varınca; "Sen bunu Cem için yaptın galiba!.." dedi. Evet, gerçekten vaaz ve hutbemi Cem'i hesaba katarak ha­zır­­­lamıştım. Bu gayretim, bir insanın ebedi kurtuluşuna vesile ola­caksa benim için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miy­di?..Cemaat adeta sıraya girerek tebrik ettiler. Bir başçavuşun teb­riki de benim için anlamlıydı ve mutluluk vericiydi. Her­şey­den önemlisi; -vaaz ve hutbemi, camiin müezzin mahfilinde ken­dine gösterdiğim yerden takip eden- Cem'in memnuniyeti ve teb­riki idi.

Cuma dönüşü belediye otobüsünde Cem'in şu beyanı bir ha­ki­katın itirafıydı:

" G erçekten ilginçti, ayetleri takır takır okuman! G erek sesinizin güzelliğinden, gerekse Arapçanın güzelliğinden okuduğunuz ayetler beni çok etkiledi..."

Bunun üzerine kendisine hemen cevabım şu oldu:

"Hayır; ne sesimin güzelliğinden ne de Arapça'dan; Allah'ın mucizevi kelamı olduğundandır..."

21 Aralık Pazartesi

Cem, hiçbir zaman aklımdan çıkmıyor. Hep 'ona daha başka nasıl yardımcı olabilirim,' diye düşünüyorum. Ve içine düşü­rül­dü­ğü durumdan dolayı üzülüyorum...

Kelam dersindeyiz. Sınıf arkadaşım Burhanettin , bana işaret ede­rek Cem'in okula doğru gelmekte olduğunu söyledi. Hemen hocadan izin alarak sınıftan çıktım ve okul koridorunda onunla kar­şılaştım. El sıkıştıktan sonra içtenlikle boynuma sarıldı ve ku­cak­laştık. Okul bahçesine çıktık. Sohbet edip dolaşırken Cem, il­ginç bir rüyasını heyecanla anlatmaya başladı:

"Nasıl anlatayım, bilmiyorum!.. G ökte yıldızlar ve ışıklar. G ökyüzüne işlenmiş bir şekilde Arapça 'Allah' yazısını görüyorum. İlahiler söyleni­yor ve ben uçuyorum!.."

Rüyasının çok güzel ve hayırlı bir rüya olduğunu; hakikat ara­yı­şında geldiği aşamanın sevindirici bir tezahürü olduğunu ve Ce­nab-ı Allah'ın onu İslam'a çağırdığını; İslam'a teslim olduğu taktirde gerçek huzura kavuşacağını bir yorum olarak kendisine söy­le­dim. Sustu ve derin düşüncelere daldı...

Okul kantininde çayımızı yudumlarken kendisine Hakses dergisinin bazı sayılarını ve Kur'an ve Bilim üzerine yazılmış bir kitap hediye ettim.

Okul bahçesinde tekrar dolaşmaya devam ederken, kendisine Kur'an alfabesini öğretmemi istedi. Fakulte camiine gittik ve ona Kur'an harflerini tanıtıcı kısa bir ders verdim. Camide benden İh­las Sûresini makamlı bir şekilde okumamı rica etti. Ben de tabii ki, büyük bir içtenlikle okudum. Bu isteğini birkaç defa tekrarla­dı, ben de artan bir iştiyakla yerine getirdim. Kur'an'dan büyük öl­çüde etkilendiği açıkça farkediliyordu. Arasıra mırıldandığım ila­hilerin de, onu etkilediğinin farkındaydım...

Daha sonra, Dinler Tarihi hocamızı, okuldaki çalışma odasında ziyaret ettik. Kısa sohbet arasında Cem; hocanın tavsiye ettiği (ve benim, kendisine hediye ettiğim) "Hâtemü'l-Enbiya Hazreti Muham­med ve Hayatı(D.İ.B. Yayınları)" isimli kitabı okumaya baş­la­­dığını ve çok beğendiğini ifade etti.

Daha sonra, hadis hocamız Dr. Nevzat Aşık Beyi ziyaret ettik. Cem, hocaya, niçin Hıristiyan olduğunu özetledi ve bazı sorula­rın cevabını hala merak ettiğini belirtti:

"Müslüman bir ailenin çocuğu idim ve kendimi de bir çeşit Müs­lü­man sayıyordum. Ancak yakın çevremdekiler ve hiçbir ar­kadaşım İsla­mi­yet'i yaşamıyordu. Daha sonra merak edip kendi başıma Kur'an'ı incelemeye başladım. Bakara ve Meryem Sûrelerinde İsa'dan bahsederken; ' G i­din, Tevrat ve İncil'i öğrenin gelin ...' gibi ayetlere rastladım. Şimdi an­ladım ya; onun manası, benim anladığım gibi değilmiş meğer...İsa, Mer­yem Sûresi, 33'de: 'Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de (Allah'tan) bana esenlik verilmiştir,' diyordu. Bütün bunlar, beni Hıristiyanlığa itti. Bir de, tv'deki filmlere bakıyordum; adamlar sürekli kiliseye gidiyorlar, çocuklarını da götürüyorlardı. Bu da bende ilgi uyandırıyordu...Sonra; İslam'da dört kadınla evlenme me­selesi ve kadının bir sözle boşanması...Halbuki, Hıristiyanlıkta boşanmak yasaktı..."

Nevzat Bey hocamız, bütün bu meselelere kısa ve tatmin edici cevaplar verdi ve son mesele ile ilgili olarak; "Müslümanlıkta zaru­ri sebeplerden dolayı boşanırken mutlaka kadının hakkı korunur," şeklinde konuştu ve şu gerçeği vurguladı: "Bir ailede kadın ve erkek ara­sın­da sevgi kalkmış ve nefret ve kavga başlamışsa, boşanmamak bir zulümdür ve insan fıtratına aykırıdır. Bu durum, kadını gizli günah işlemeye ve bunalıma sürükler..."

Bu cevap Cem'in çok hoşuna gitti ve; "Çok güzel bir cevaptı. Ak­lım­­daki çetin bir sorunun cevabını buldum," dedi.

Yine okuldan dışarı çıkmış, birlikte gezerken Cem, şu ilginç halini anlattı:

"Cumadan bu yana, bana bir hal oldu. İçimde namaza karşı bir sev­gi oluştu; fakat bir türlü kılmaya yönelemiyorum! Yemeğe başlarken Hı­ris­tiyanca dua etmek istiyorum; ama dilimden 'Bismillâhirrah­mânir­ra­hîm' kelimesi dökülüyor. Kilisede söylenen ilahileri söylemek istiyorum, di­limden euzü-besmele çıkıyor. Şarkı söyleyeyim, diyorum; ' G ulhüvallah' oku­­maya başlıyorum!..Ne oldu bana yahu!?."

Belli ki, fıtratının sesini duymaya başlamıştı. İçinde meknuz bu­lunan hakikatın külleri savrulmaya başlamıştı. Ancak nefis ve şey­­tan da yakayı bırakmıyordu...

23 Aralık Çarşamba

Murat Reis Camii ndeyiz. İkindi namazı vakti yaklaşıyor. Hava e­pey­ce soğuk. Camiin çeşmesindeki soğuk su ile abdest almaya baş­­ladım. Cem, şaşkın şaşkın bakıyor ve; "Bu soğukta abdest alınır mı? Ayaklar, bu soğukta yıkanır mı?.." diye söyleniyor. Ancak ben ab­desti bitirir bitirmez Cem, abdest alışıma özenerek; "Ben de ab­dest almak istiyorum. Bu havada abdest alma zevkini ben de tatmak isti­yo­rum," dedi ve kendisine yardımcı olmamı rica etti..

Abdest alırken ona yardımcı oldum. Sonunda çok rahatla­dı­ğını söyledi. "Ne kadar güzel değil mi?" dedim. "Evet...Ben vaftiz o­lur­ken yı­kandım; bir de ölünce yıkayacaklar..." dedi ve hep birlikte gü­lüştük.

Camide nasıl namaz kılınacağını sorunca, bazı şeyler tarif et­tim ve; "Şimdilik bana bakarak beni taklit edebilirsin," dedim.

Camideyiz. Ezan-ı Muhammediyeyi okudum. Bilmem, bugü­ne kadar bu kadar iç huzuru ve iştiyakla ezan okumuş muydum?.. Mü­ezzin mahfilindeyiz. İlk sünneti kıldıktan sonra yüksek sesle İhlas-ı Şerifleri okudum ve kâmet getirdim. Farzı, cemaatle birlikte kıldık. Cem de, hemen sağ yanımda bize göre namaz kılmayı de­nedi...Müezzinlik vazifemin sonunda cemaate aşir olarak Rah­man Sûresinin ilk sayfasını okudum. Cem, mest oldu!

Dışarı çıkınca Cem, bizden erken davranıp; "Allah kabul etsln!" dedi. Biz de; "Âmin!" dedik. Namazdan büyük huzur duyduğunu, namaz dua ve sûrelerini öğrenmek istediğini (hatta benim gibi okumak istediğini) söyleyince camiin Kur'an Kursu bölümüne in­dik ve başladık namaz ve dua talimi yapmaya...Hayret ettim; ya­rım saat içinde Sübhâneke, Tehiyyât dualarını ve Fâtiha, İhlas sûre­lerini -tabir caizse- su gibi ezberleyiverdi! O kadar azimli ve işti­yaklı ki; öğrendiğini sürekli tekrarlıyor ve herşeyi bir anda öğrenmek istiyor. Namazı, kendisine iyice öğretmemi istedi ve evde de na­maz kılacağını söyledi. Ben de, namaz vakit ve rekatlarını ve kı­lı­nışını biraz daha göstererek anlattım. Ayrıca; kendisi camiin kursunda İmam-Hatip Lisesinde okuyan bazı çocuklara çarşamba, perşembe ve cuma günleri saat 13:30-16:00 arasında İngilizce der­si vermeye geleceği zaman buluşacak ve İslamî talim yapacaktık.

Saat 17:00 suları. Camiden çıktık, birlikte yürüyoruz. "Yaa Cem; demek ki, ne pahasına olursa olsun, İslam'ı iyice öğrenmeye kararlı­sın? Se­ni tebrik ederim," deyince cevabı şu oldu: "Ne demek, ne paha­sı­na olursa olsun? G üç bir şey mi ki!?."

Bir ara, ona şu sözlerle takıldım: "İşin o kadar zor ki; hem Hıris­ti­­yanlığı, hem de İslam'ı yaşıyorsun!.." O da, esprili bir cevapla mu­ka­bele etti: "İyi ya; iki taraftan da sevap alıyorum!.." Tabii ki, böyle bir­şeyin mümkün olamayacağını kendisi de iyi biliyordu. Batılda, Allah'ın rızası olmadığı gibi batıl üzere yaşamanın da bir ecri olamazdı. " Hak gelince, batıl mutlaka zâil olur "du...

Cem'e, tam bir dönüşle İslam'a teslim olmadıkça kurtuluşunun mümkün olamayacağını, biraz da ısrarcı bir tavırla söyleyin­ce; içinde bulunduğu camiadan hemen kopmasının mümkün ol­madığını, derin düşünceli bir tarzda vurguladı...

Cem'in evi yönünde yürümeye devam ediyoruz. Bir-iki durak yürü­dük ama bir türlü ayrılamıyoruz. Dün yaşadığı bir olayı an­la­tarak yolculuk sohbetimizi renklendiriyor:

- Dün akşam, babamla konuşur, tartışırken bir ara; "Hz.Mu­ham­­med'i kabul etmeyen puşttur!" dedi. Ben de; "Hakikaten öyledir!" de­dim.

- Peki, babanız namaz kılıyor mu?

- Emekliden önce kılmış. Askerlik süresince kılamamış. Şimdi emekli, kılmaya devam ediyor. Kur'an da okuyor...

Cem, bu arada kendisi hakkında ilginç bir sual soruyor: "Ben sapık mıyım?.." Kendisine cevabım: "Hayır; hakikatı arayan sapık o­la­maz. Sen, bir hakikat arayıcısısın..."

Hala manevi buhranları tam anlamıyla bitmemiş görünüyordu...Belki de, henüz hidayet nasip olmamıştı...Evlerimize gitmek üzere kucaklaşıp ayrıldık.

24 Aralık Perşembe

Hıristiyanlık, gündemimizi yoğun bir şekilde işgal etmeye de­vam ediyor. İlahiyat öğrencileri olarak bu meseleyle bu derece il­gi­lenmemiz (zamanımızın büyük bir kısmını bu meseleye ayırmamız) ne derece doğruydu? Bilmiyorum ama; kilise camiasının ve bazı misyonerlerin, Hıristiyanlığı sürekli gündemde tutup, bel­ki bazı bilinçsiz insanları kandırabilme ümidini daima taşıdıkları muhakkaktı.

Bu akşam, Alsancak'taki Dom Kilisesi' nde yapılacak olan Noel Yortusunu -son sınıf öğrencileri olarak izlemek üzere- Dinler Ta­ri­hi hocamız, papaz Vilçenso 'dan izin almıştı. Akşam saat 20:00 sularında Dom'un kapısına vardığımızda, okul arkadaşlarımızın kilise önünde büyük bir izdiham oluşturduklarına şahit oldum. İçeri sokmuyorlardı...Birazdan hocamız geldiler ve yetkili papazla görüştükten sonra üzülerek şunu ifade ettiler:

"Arkadaşlar; ben Vilçenso'dan kesin randevu almıştım. Ancak Ame­ri­kalı yeni papaz, güvenlik gerekçesiyle kabul etmiyor..."

İtirazlarımız ve içeri girme ısrarlarımız hiçbir fayda vermedi ve arkadaşlar yavaş yavaş dağılıp gittiler. Biz, birkaç arkadaşla âyi­nin seyrini bir süre dışarıdan izledikten sonra ayrıldık. Önce Pro­testanlar ayinlerini yapıp çıktıktan sonra Katolikler girdiler. Cem, ilk grup ile içeri girmişti. Hem girerken hem de çıktıktan sonra bizlerle ilgilenmemeyi tercih etti. Çekindiği birşeyler olmalıydı...

25 Aralık Cuma

Dinler Tarihi dersindeyiz. Hocamız, dün akşam yaşadığımız o­lumsuzluğun anormal bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyor. An­cak Cem'in iyi niyetli olmadığını; dün akşam papazın kuyruğundan ayrılmadığını söylüyor.

O arada sınıfımıza, yan sınıf arkadaşlarımızdan birisiyle tanımadığımız birisi geldi. İsmi, Şakir ya da Şahin olacak. Onun da bir Hıristiyan olduğunu öğrendik. Aydınlı imiş. İlkokul mezunu bi­risi. Askerliğini Bayraklı'da yaparken, Müslümanların İslâ­mi­yet'­i yaşamamaları onu Hıristiyanlığa itmiş. Ancak şimdi İslam'ı ye­niden araştırıyormuş...

Bu genç, Cem'in Protestan olduğunu, Katoliklerden adam çal­­­mak istediğini, samimi olmadığını, ahlaki zaafları olduğunu, bazılarından para alıp dolandırdığını; bunun için Katolikler ta­rafından hiç sevilmediğini söyleyerek bizleri uyarmaya çalışıyor. Tabii ki, söylediklerinin ne derece doğru olduğunu bilemiyoruz. Mezhepler arası bir çekişme de olabilir, diye düşünüyoruz...

Sorularımız karşısında tam bir acziyet gösteriyor ve cevap ve­remiyor. Belli ki, tam olarak bilinçlenememiş...Sadece teslisi, pa­pazın bir yumurta örneği ile açıkladığını söyleyebildi. Yumur­ta­nın sarısı, akı ve kabuğu. Baba, oğul, kutsal ruh...Ne alakası var­sa?!. Papazın, fakirleri ve hapishanedekileri zaman zaman ziyaret edip dertleriyle ilgilenmesini överek anlatıyor. Vilçenso'nun ya­nın­da bir yıl kaldığını söylemeyi de ihmal etmiyor...

Dersten çıkmış ve gençle ayak üstü sohbet ederken, Cem'in de okula geldiğini öğrendim. Dün akşamki olumsuz gelişmeden do­layı papazın özür dilediğini ve bugün saat 11:00'da yapılacak â­yi­ne davet ettiğini hocaya söylemeye gelmiş. Hoca da, -haklı olarak- gelemeyeceklerini söylemiş.

Cem ile birlikte okul kantinine indiğimizde, iki Hıristiyan ar­ka­daşının onu beklediğine şahit oldum. Kendilerini hoşladım. Be­ni , Dom Kilisesi'ndeki âyine davet ettiler.

***

Dom 'dayız. İlk defa bir kiliseye giriyor ve bir âyin seyrediyorum. Gayet loş ve ruhsuz bir ortam. İngilizce âyin devam ediyor. Cem de, âyine iştirak ediyor...Kilise sıralarının büyük bir bö­lü­mü­nün boş olması ve neredeyse hiçbir gencin bulunmaması dikkatimi çekiyor. Ve âyinin aşk, heyecan ve canlılıktan son derece yoksun olması...Sonunda papaz, elinde haç ile âyine katılanların ara­sından geçiyor ve herkes ayağa kalkıyor; fakat ben kalkmıyorum. Arkamda duran bir Hıristiyan bayan; "Aaa! Hiç olmasa haça saygı gös­terin; ayağa kalkın. Biz, camiye gidince böyle mi yapıyoruz?.." diyor, fı­sıltılı bir sesle. "Ben bir Müslümanım; inanmadığım haça ayağa kal­k­mam, onu kabullenmem anlamına gelir. Sonra, ikiyüzlü davranamam ki! Ama inançlara saygı farklı bir durumdur..." diyorum.

İsa ve Meryem 'in hayali resimleriyle dolu kilise duvarlarını bi­raz daha seyrettikten sonra Dom'dan çıktık. Davetim üzerine ar­ka­daşı Adnan ve Cem, hep birlikte Alsancak Camii 'ne Cuma na­ma­zı için yollandık.

***

Alsancak Camii 'ndeyiz. Muhteşem bir mimari! İçerisi tıklım tık­lım dolu. Ancak üst katta bir yer bulabildik. Son derece ferah ve huzur verici bir ortam. Ezana 15 dakika var. Hocanın, Kur'an o­ku­­yuşuyla gönüller manevi huzurla doluyor. Adnan , ayağı ağ­rı­dı­­ğı için hutbeden önce camiden ayrıldı. Hutbe okunuyor. Ko­nu; içki ve kumarın zararları ve haram kılınmasının hikmetleri. Cem'in pek hoşuna gitmemiş olacak ki, cami çıkışında hoca ile aynı mevzuda tartıştı ve gereken cevabı aldı.

Daha sonra Adnan ile buluşup Zeytinlik Camii altındaki evi­mi­ze gittik. Birlikte yemek yedikten sonra sohbete devam ettik. Ad­nan, sakin ve dikkatle dinleyen ve düşünen birisi. Bir ara, dü­şünceli bir halde; "Öyleyse, ne olacak bu milletin hali?!." dedi. Ben de; "Araştırıp mutlaka gerçeği bulmak zorundalar. Ve gerçek tektir..." dedim.

***

Adnan(Andre) ile birlikte -Atatürk İl Halk Kütüphanesindeki "TM(Transandantal Meditasyon)" konulu konferansı takip etmek üzere- Cem ile Konak'ta buluştuk. Cem, benden istediği ilahi ka­setini sordu. Kaseti, kendisine verdim. "Yunus ve Mevlanâ'dan baş­kasını kabul etmem," dedi. "İçinde, Hacı Bayram'dan da ilahi var. Ay­rı­ca ezan da var," dedim. Kabul etti.

Biraz erken gelmişiz; konferansa birbuçuk saat daha var. Za­ma­nımızı değerlendirmek için yakında bulunan bir resim sergisini gezdik. Hem geziyor, hem de sohbet ediyoruz. İslam'daki ka­dın hakları ve tesettürdenden konu açıldı. Açıklamalarımı kabullenmek durumunda kaldılar...

Cem, salep içmek için bizi sahildeki içkili bir yere davet edin­ce itiraz ettim ve; "insanlığı zehirleyenlere katkıda bulunmak istemiyorum," dedim. Yine Cem'in gösterdiği içkisiz bir pastanede oturduk saleplerimizi içerken sohbete devam ediyoruz...

Cem, Adnan'a namaz duaları ve sûrelerinden bazılarını okumasını söylüyor ve Adnan'ın eksiklerini tamamlıyor...

Pastaneden çıktıktan sonra Konak Camii'nde ben akşam na­ma­zını kılarken, onlar da camiin bir köşesinde beklediler. Daha sonra, konferansı dinlemeye gittik.

‘TM' konferansı bittikten sonra, Cem ve arkadaşlarına bir de­ğerlendirme yaptım: "Biz Müslümanlar, bu konferansta tavsiye edilen me­ditasyon uygulamasıyla elde edilecek neticenin bin katını ibadetleri­mizde, özellikte tasavvuftaki tefekkür ve rabıta ile yaşıyoruz. İslami iba­detler, gerçek iman temeline dayandığı için gerçek ve daimi huzurun kaynağı oluyor. Bunlar, insanları meditasyon seanslarına davet ederek yüksek ücretler alıp çıkar sağlamaya çalışıyorlar; ama hiçbir ibadet karşılığı ücret ödemeniz gerekmiyor..."

30 Aralık Çarşamba

Okul ve dava arkadaşım Ahmet Bayrakatar ile -Murat Reis Ca­mii'­ne kurs vermek için gelmesini beklediğimiz- Cem'e vermesi için kısa bir mektup yazdım. Mektubum şu şekildeydi:

"Selam ile...

Bilmiyorum; galiba biz, sizlere İslam'ı gerçek manada anlatama­dık... Yoksa siz mi, anlamak istemediniz?..Halbuki, zeki ve anlayışlı birisine benziyorsunuz.

Araştırırsanız ve akl-ı seliminizle düşünürseniz anlayacaksınız...

Bizim, İslam'a davetten maksadımız, dünyevi bir çıkar için değil sa­dece Allah rızasını kazanmak içindir.

Senin gibi zeki bir insanın ebedi hüsrana uğramasına gönlüm razı olmadığından ve sorumluluk anlayışımın gereği olarak bu kadar yoğun gayret sarf ediyorum. Hz.Ebubekir(r.a.) şöyle demişti: 'Ya Rabbi! Ahiret gü­nü vücudumu o kadar büyült ki, cehennemi doldurayım da kimse ora­ya girmesin!...' O merhamet önderinden ilhamla ben de diyorum ki: 'Ya Rab­bi! -İmandan mahrum olmayayım- ama beni cehenneminde cayır ca­yır yak da yeter ki, Cem kurtulsun!..'

Eğer İslam hakkında hala tereddütleriniz varsa, sizi daha bilgili ve yetkili alimlerle tanıştırabilirim. Yeter ki, siz isteyin. Çünkü her sorunun ce­vabı ve her derdin devası ancak İslam'dadır..."

İşbu mektubum, -ne yazık ki- muhatabına ulaştırılamadı. Zira mu­hatap, beklenen yere gelmemişti.

09 Ocak 1982 Cumartesi

Bugün, Şemseddin Yeşil 'in 'Amerikalıların Suallerine Cevaplar' i­sim­li eserini okuyorum. Bilvesile görüştüğümüz -Ege Üniversitesi öğ­retim üyesi- Pof. Dr. Saffet Solak Bey tavsiye et­miş­ti. Mükem­mel bir kitap!..Bugünlerde bana lazım olan birçok ko­nuyu bu ki­tapta bulabiliyorum.

Yatsı namazından sonra, aynı camiin lojmanında birlikte ika­met ettiğimiz Baki Can 'ın(Basın-Yayın Yüksek Okulu öğrencisi) 'İs­lam'ın Dünya G örüşü' konulu konferansını dinledikten sonra saat 02:30'a kadar Ş. Yeşil'in mezkur kitabını ve N. F. Kısakürek 'in 'es-Selam' isimli kitabını okuyup bitirdim ve yattım.

Rüyamda, Mescid-i Haram 'dayım... Kabe 'ye doğru bir kafile ha­linde gidiyoruz. Kabe'ye yaklaşırken, önemli bir noktaya ilk yakla­şan olmak için önden birkaç kişi -birden- koşmaya başlıyoruz. Ben, Kabe'ye varmadan, mübarek bir makamı sezerek önce oraya uğ­radıktan sonra Kabe'ye yaklaşıyorum. İlahiyat'tan Avni İlhan ho­camız dua ediyor, bizler "âmin!" diyoruz. Büyük bir huzur için­de olduğumu hissediyorum. Çok kalabalık değil; ama insanlar, kafile kafile gelmeye devam ediyor...Kabe civarında do­la­şırken Müs­lüman olmak isteyen iki Alman gence iyice yaklaşıyorum. Müslüman olmak için ne yapmaları gerektiğini soruyorlar. Ben de, 'Kelime-i Şehadet' getirmeleri gerektiğini öğütlüyorum. Du­ru­mu ayrıca İlhan hocaya da iletiyorum. Kabe'nin arka kısmında yüksekçe bir yere çıkıyoruz. Buradan, Kabe'nin ve çevre arazile­rin çok mütevazı durumunu seyrediyoruz...Birisi bana, bazı pey­gamberlerin ve ashabın kabirlerini gösteriyor...Fakat mezarlar, sanki yeni gömülmüş gibi. Toprağın tazeliğinden bu kanaate va­rı­yorum. Kabirleri işaret eden kişi, kime ait olduğunu tam olarak belirtemiyor; ama İbrahim (a.s.)'ın kabrini gösterir gibi...Gönül fe­rahlığı içinde dolaşmaya devam ediyorum. Hoca, cemaate sü­rekli dua ettriyor. Ben de, Kabe'ye yakın bir yerde yapılan duaya ko­şuyorum ve 'âmin!' diyorum. Kabe'nin çevresi bana dar gibi gö­züküyor ve 'insanlar buraya nasıl sığacaklar ve nasıl tavaf edecekler?' diye düşünüyorum...Bu sıkışıklıkta, acaba ben de zor durumda kalır mıyım, diye de hesap ediyorum; ama 'Allah aşkı, insanlara her türlü sıkıntıyı unutturur,' diye de kendimi teselli ediyorum. Ve bü­yük bir sevinç içinde uyanıyorum!..

Yatarken; "Allah'ım, bizi hidayetten ayırma ve Cem'e gerçek hidayeti na­sip eyle!" diye dua etmiştim. Bu duama karşılık, bu rüya ve ma­nevi huzur, Rabbimin bana bir lutfuydu belki de...

10 Ocak Pazar

Dom Kilisesi 'ndeyiz. Ayini izliyorum. Ayini Papaz Vilçenso yö­ne­­tiyor. Cem de, ayine aynen iştirak ediyor. Ayin sonunda o da, pa­­pazın sırayla ikram ettiği şaraba batırılmış ekmekten yiyor ve şarabı yudumluyor...Ekmek İsa 'nın etini, şarap da kanını temsil ediyormuş...

Dom'dan sonra Cem ile birlikte, -Alsancak Tren İstasyonu biti­şi­ğinde bulunan- Anglikan Kilisesi 'ne doğru gidiyoruz. Yolda ken­disine; "Demek, şimdi siz, İsa'nın kanını içip etini yediniz?.." de­yince; "Elbette; siz kurban eti yemez misiniz? İsa da, tanrının kuzusu ola­rak insanların günahları için kendini kurban ettirmiştir," dedi. Ben de; "Eti yenen kurban, hayvandan olur; insan, insanın etini yiyemez ki! Siz bunu yapmakla İsa'ya hakaret ediyorsunuz. Sana 'senin etini yerim, ka­nını içerim!' desem, bu bir hakaret anlamı taşımaz mı?" deyince ce­vap veremedi ve sadece kızdı...Derken, konuyu değiştirerek İs­lam'­da adam öldürme cezasının bir vahşet olduğunu söylemek is­tedi. Ben de cevaben; "Kur'an'ın açık ayetlerine göre, haksız yere a­dam öl­düren -ölünün tarafı affetmedikçe- gerçek adalet yerini bulsun di­ye öldü­rü­lür. ' Sizin için kısasta hayat vardır ,' buyurulmaktadır. Ku­dur­muş ve toplumu tehdit eden bir köpeği öldürmemek, bütün toplumu ö­lüme mah­kum etmek anlamına gelir. Bir toplumun topyekün katli mi, yoksa bir suç­lunun katli mi daha hayırlıdır?" dedim. Tabi ki, itiraz edemedi. Çünkü İslam'ın hükümleri; akla, ilme, insan fıtratına ve hayatın ger­çeklerine en uygun hükümlerdir...

Anglikan 'dayız. Orada da ayin bitmiş. Demek ki, hepsi de ayi­ni 09:30'da başlatıyor. Kilisenin kantinine indik. Herkes kahve içi­yor. Biraz tereddüt ve araştırdıktan sonra ben de bir sütlü kahve iç­tim. Aynı mekanda Aleksandır isimli birisiyle Hıristiyanlığın bu­günkü inanç esasları üzerine iki saate yakın tartışmamız oldu. İtirazlarım ve açıklamalarım karşısında aciz kalınca; "Bu mesele aklî de­ğildir; öylece kabullenmek lazım," diyor.

Aleksandır isimli genç; " G örüyorsunuz, insanlar sapıtmışlar. Siz de Allah'a çağırıyorsunuz, biz de. Birbirimize düşmeyelim..." deyince ben; aynı ilaha inanmadığımızı, Hıristiyanlığın bugünkü inanç­la­rının, insanlığın sapıklığına katkıda bulunduğunu, insanlığı kurtaracak yegane dinin ancak İslam olduğunu anlattım. Genci, de­rin bir sessizlik kapladı...Ancak Cem, tam bir bir Hıristiyan gibi ko­nuşuyor ve yakasından haç rozetini eksik etmiyor...Hatta bir ara yolda bana -şakayla karışık- " G el sen Hıristiyan ol!" bile demiş­ti...Demek ki, misyonerlik görevi hala devam ediyordu...

18 Ocak Pazartesi

İlahiyat 1. sınıftan Bünyamin anlatıyor:

"Çocuğun(Cem'in) acayip hayal dünyası var; başka âlemlerde yaşı­yor! Sık sık senin öğrettiğin ilahileri söylüyor. Bir ara bana şunu söyledi: 'Hıristiyanlığa inandığım halde içimde Hıristiyanlık adına bir şey kal­madı. Hıristiyanlık, şu anda benim için bütün ilginçliğini yitirdi...'"

22 Ocak Cuma

Mehmet Zeki ve Ferhat 'la birlikte Alsancak Camii 'nde yatsı na­mazını kıldıktan sonra, Atatürk Lisesi arkasında Amerikalı Müs­lü­manların toplanıp Kur'an öğrenimi yaptığı bir apartman dairesine gittik. Aman Allah'ım, ne hoş bir manzara!..Siyah, beyaz, ço­luk-çocuk 20-30 Amerikalı Müslüman biraraya gelmişler; Kur'an-ı Kerim'in İngilizce mealinden(A. Yusuf Ali'nin) birisi okuyor ve di­ğerleri huşu içinde takip ediyor. Sonunda İngilizce dua ve el-Fatiha ile bitirdiler. Dersten sonra tanıştık; İktisat Fakultesi'nden Arif Ersoy , bu öğretim çalışmasında kendilerine sürekli yardımcı oluyormuş. Bizden ezan okumamızı istediler; Ferhat ve Mehmet Zeki bu isteklerini yerine getirdi. Derin bir manevi lezzet aldıkları her hallerinden belli oluyordu...

Bunlar, NATO üssünde görev yapan Amerikalı askerler ve aile­leriydi. Kimisi, Amerika'da birkaç yıl evvel Müslüman olmuş, ki­misi de Türkiye'de İslamla yeni tanışmıştı. Bir ara Cem'i, bunlarla tanıştırmak aklımdan geçtiyse de; daha sonra -faydalı olmayacağını, belki de zararlı olacağını düşünerek- vazgeçtim...

Eve dönerken, Hucurât Sûresi'nin 13. ayetini bir kez daha dü­şü­nerek İslâm'ın yüceliğinin tekrar farkına vardım:

" Ey insanlar! Biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbi­rinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah ya­nın­da en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanınızdır ."

24 Ocak Pazar

Alsancak'taki Anglikan Kilisesi 'nde ayini seyrediyorum. Ya­nım­da oturan Cem , şeklen ayine katılıyor.(Ya da ben öyle zannediyorum...) Arasıra; "Hiç içimden gelmiyor," diye de itirafta bulunuyor. O arada, kendisine notlarımdaki bazı hadisleri okuyup açıklıyorum. Müslüman olmuş ve İzmir'de ikamet eden Amerikalıların gazetedeki resim ve haberini gösteriyorum. Hayretini gizleyemi­yor ve onlarla görüşmek istediğini söylüyor. Ben de; "mümkün­dür," diyorum.

Ayin devam ediyor. Cem, zaman zaman çok canının sıkıl­dı­ğı­nı söylüyor. Belli ki, manevi tatminsizlik içinde ve gerçek huzura ere­memenin sancılarını çekmeye devam ediyor...

Ayin sonrası, kilisenin çay-kahve içilen bölümündeyiz. Herkes bir­şeyler içiyor ve ayaküstü sohbet ediyor. Bana da bir kahve ıs­mar­landı. Yarısına kadar içtim ve hoşuma gitmedi, bıraktım. E­lekt­rik sobasının başında Uşak Lisesi öğrencisi Mehmet ile sohbet halindeyiz. O da, ayine gelmiş. 7-8 sene evvel Uşak'ta, cami av­lu­sunda İncil dağıtırken karakola götürülen bir Amerikalı ile ta­nışmış. Ona duyduğu sevgi sayesinde Hıristiyanlığı seçmiş ve o an duyduğu sevgi, hala içini kavurmakta imiş...İncil'i okumuş hoşuna gitmiş...Babası ölmüş. "Artık, kimse Hıristiyan olmama engel olamaz!" diyor...Benim, Müslüman olduğumun henüz farkında değil. "Hıristiyan olmadan önce İslam'ı ve Kur'an'ı inceledin mi? Bu ko­nu­da din dersi hocanızla da tartışabilirsiniz..." dedim. İslam hak­kın­da doğru bilgilere sahip olmadığı anlaşılıyor. Özel bir araştırma merakı ve gayreti de olmamış...Sohbetimiz derinleştikçe Müs­lüman olduğumu fark edince temkinli konuşmaya ve bana "hoca" diye hitap etmeye başladı.

Amarikalı olduğunu öğrendiğim bir misyoner, salonun bir u­cunda arasıra bana bakarak yanındakiyle birşeyler konuşuyor. Belli ki, benim hakkımda konuşuyorlar. Derken yanıma geldi. El sıkıştıktan sonra; " Sana bir şey soracağım; buraya niçin geliyorsun!?" de­di. "Ben bir araştırmacıyım..." dedim. " G elmenize gerek yok; çünkü an­layamazsınız..." dedi. Belli ki, orada bulunmam ve bazılarını et­ki­lemem onu hayli rahatsız etmişti.

Yine aynı mekanda, Diş Hekimliği Fakultesinde okuyan İranlı Hıristiyan bir gençle tanışıyorum. İki senedir -askere alırlar diye- İran'a gitmiyormuş. Ne İncil'i anlayabilmiş, ne de İslam'ı biliyor. Kur'an'ın ve ibadetlerin tamamen Türkçe olmasını savunuyor. Ken­disi Müslüman olmadığı halde, böyle bir konuyu dert edinmesinin özel bir maksadı olmalı...İbadetlerde böyle bir şeyin doğ­ru olmadığını, ancak her Müslümanın, Kur'an açıklamalarını o­ku­­yarak anlamaya çalışması gerektiğini anlattım. Başa çıkama­yacağını anlayınca başka bir taktik denemek istedi ve şu garip ve acayip teklifte bulundu: "Ben, dinimi öğrenir, yaşarım. Ama başkasına hiç anlatmam. Ya yanlışta isem...Sen de öyle yap." Peki, bunca mis­yo­nerlik faaliyetleri neyin nesiydi?..

***

Anglikan'dan çıktıktan sonra Cem ve lise mezunu iki Hıris­ti­yan gençle konuşa-tartışa Büyük Efes Oteli 'nin önüne geldik Otel ö­nündeki heykelin yanında, tartışmamız epeyce devam etti. Sev­gideki ifratın doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Onlar; "Düş­manını da seveceksin," felsefesi güdüyorlar. "Peki, hiç cezalan­dır­ma­ya­cak mısın?" diyorum. "Herşeyi Rabbe bırakalım," diyorlar. "Pe­­­ki, a­dam bıçakla saldırırsa..." diyorum. "Bırak, öl(!)..." diyor. Ta­bii ki, hep birlikte gülüşüyoruz!..

***

Saat 14:00 suları. Cem ile birlikte -Alsancak civarında- Ame­ri­ka­lı Müslümanların bulunduğu mekandayız. İslam üzerine İn­gi­lizce bir konferans veriliyor. Daha sonra yine İslam üzerine çe­şitli ma­kaleler okunuyor ve yorumlar yapılıyor. Bu durum, Cem'­in hayli şaşkınlığına sebep oluyor!..

Saat 15:00'dan sonra, Cem ile birlikte Zeytinlik 'teki evime gel­mek üzere otobüsteyiz. Cem; "Biz de, İslam hakkında güzel bir vaaz ha­zır­layalım," diyor. Ben; "Niye olmasın; ama bu vaaz için ciddi bir ça­lış­ma gerekir. Hem, sen henüz Müslümanlığını açıkça ilan etmiş de­ğil­sin; bu merak nereden çıktı?.." dedim. "Elhamdülillah, biz de Müs­lü­ma­nız!.." dedi. "Açık, samimi ve net olmalısın. Hz.Ömer ve Ebu Zer gi­bi..." dedim ve onların kıssalarını anlattım. Otobüsteki bu sohbetimiz, -bize kulak misafiri olan- ilahiyat mezunu emekli bir ho­ca­efendinin çok hoşuna gitmiş. Kendileriyle kısa bir tanışmamız ol­du.

***

Zeytinlik Camii Kur'an Kursu 'ndayız. Cem ve 7-8 Müslüman ar­­ka­da­şımla birlikte, zikirle karışık bir ilahi çalışması yaptık. Cem , ilahi ara­sında İslam'ı öven güzel bir şiir okudu. Doğrusu hayret et­tik!.. Sonra kasetten, Abdüssamed okuyuşuyla Tekvir Sûresi'ni dinle­dik ve anlamı üzerinde kısa bir sohbet ettik. Cem, istiha­renin na­sıl yapılacağını bizden öğrenerek not aldı ve gitmek üze­re mü­sa­a­de istedi.

Kendisini otobüs durağına kadar yolcu ederken eski günlerini hatırlattı...Bir zamanlar aşırı solcu ve Leninci olduğunu söyledi ve devrim marşlarından epeyce mırıldandı. Birlikte güldük!.. Vedalaşıp ayrıldık.

O günden sonra Cem ile önemli bir görüşmemiz olmadı. Doğ­­­rusu; ben de artık onu kendi haline bırakmayı uygun buldum. Bu kadar yeter diye düşündüm...

***

Onun, kalbî bir teslimiyetle Müslüman olduğu hakkında ke­sin ka­naate eremedim. Onun gerçekten Müslüman olmasıyla ka­za­­na­­cağı huzur ve mutluluğu ve Müslümanların onunla kaza­na­cağı manevi güç ve desteği net olarak görmeyi çok arzu ederdim. A­ma bu tam anlamıyla nasip olamadı. Ama şu bir gerçek ve be­nim için büyük bir mutluluk ki; ona İslam'ı en güzel bir şekilde anlatmak için gayret sarf ederken bizler de, İslam'ın nice güzelliklerinin ve hikmetlerinin şuuruna erdik. Bir de; -bu vesile ile- bu­günkü İn­cil­ler ve Tevrat 'ın, -yüzlerce örneklemeyle- asla ilahi bir ki­tap olama­ya­ca­ğını kesinlikle anlamış olduk.

" Allah, kimi saptırır(sapıklığında bırakır)sa; artık onu yola ge­tiren olmaz. Allah, kime de yol gösterirse(hidayet verirse); artık o­nu saptıran olmaz ." (Zümer Sûresi, 36,37)

 

 

 
 
alt_banner